İŞ KAZASI NEDİR?

İş Kazası Nedir? İş Kazası Halinde Yapılması Gerekenler Nelerdir?

Olayın, iş kazası olarak kabul edilebilmesi için olaya maruz kalan kişinin 5510 sayılı Kanun’un 4 üncü maddesi anlamında sigortalı olması, olayın, 5510 sayılı Kanun’un 13 üncü maddesinde sayılı ve sınırlı olarak belirtilen hal ve durumlardan birinde meydana gelmesi koşuldur. Başka bir anlatımla, olayın, iş kazası sayılabilmesi için iki koşulun birlikte gerçekleşmesi zorunludur.

“iş kazası” mevzuatımızda 5510 sayılı Yasa’nın 13. maddenin birinci fıkrasında düzenlenmiş olup, iş kazası tanımlanmamış, kazanın hangi hal ve durumlarda iş kazası sayılacağı yer ve zaman koşulları ile sınırlandırılarak belirlenmiştir.

İŞ KAZASININ UNSURLARI NELERDİR?

İŞ KAZASI;

a-)Sigortalının iş yerinde bulunduğu sırada,

b-)İşveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla,

Hemen veya sonradan sigortalıyı bedence veya ruhça arızaya uğratan olaydır.

İŞ KAZASININ MESLEK HASTALIĞINDAN FARKI

İş kazasını meslek hastalığından ayıran en önemli husus iş kazasının ANİ MEYDANA GELEN BİR OLAY olmasıdır. Ani olayın gerçekleşmesinden sonraki bir vakitte sigortalıda bedenen veya ruhen zararlar meydana gelebilmektedir.

Önemli olan zararın meydana çıktığı zaman, hasar durumu değil, zararın oluşmasına neden olan olayın anlık cereyan etmesidir.

İŞ KAZASININ SGK’YA BİLDİRİLMESİ

5510 sayılı Kanun m. 13/2’de iş kazası bildirimi düzenlenmiştir. Hükme göre; işveren, iş kazası bildirimini o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhal, Kuruma ise en geç kazadan sonraki 3 işgünü içinde yapmakla yükümlüdür.

İŞ KAZASININ SGK’YA BİLDİRİLMEMESİ

Kanuni süresi içinde iş kazası SGK bildirimi yapmayan işveren İDARİ YAPTIRIMA maruz kalır. İşverence yapılacak bildirim tarihine kadar geçen süre için sigortalıya ödenecek geçici iş göremezlik ödeneği, Kurumca işverenden tahsil edilir. Böylece, işveren geciktiği her gün için Kurum tarafından sigortalıya ödenen geçici iş göremezlik ödeneğini Kuruma ödemek zorunda kalacaktır.

Kanuni süresi içerisinde bildirim yapılmaması üzerine idari para cezası niteliğinde olan iş kazası bildirmeme cezası da uygulanacaktır.

İŞ KAZASININ TESPİTİ İŞ KAZASI TESPİT DAVASI

İş kazası nedeniyle sosyal sigorta yardımlarının yapılabilmesi öncelikle Kurumun (SGK) zararlandırıcı sigorta olayının iş kazası olduğunu kabul etmesine bağlıdır.

İş kazası olgusu Kurumca (SGK) kabul edilmezse sigortalının/kazalının ya da hak sahiplerinin olayın iş kazası olduğunu dava yolu ile tespit ettirmesi gerekmektedir.

İş kazasının tespiti istemli davalar, aynı zamanda o tarihte hizmet akdine tabi çalışmanın tespitini de içerdiğinden bu davalardan feragat edilmesi mümkün değildir. O tarihte hizmetin bildirilmiş olmasının da davanın niteliği gereği sonuca etkisi bulunmamaktadır.  

Mahkemece yapılması gereken, feragat beyanının HMK nın 123(GERİ ALMA) veya 150. maddelerinde düzenlenen haklardan birinin kullanımı niteliğinde olup olmadığı davacıya sorulmak suretiyle belirlenmeli, beyanın anılan anlamlarda kullanıldığı saptandığı takdirde duruma göre belirtilen maddelerde öngörülen prosedür işletilerek bir karar verilmelidir.

İş Kazasının Tespiti Davasında Zamanaşımı: Borçlar Kanunu’ndaki 10 yıllık genel zamanaşımına tabidir.

İŞ KAZASINDAN KAYNAKLI MALULİYET ORANININ BELİRLENMESİ

Uygulamada maluliyete ilişkin ilk raporun SGK nezdindeki Yüksek Sağlık Kurulunca verildiği görülmektedir.

Kural olarak Yüksek Sağlık Kurulunca verilen karar Sosyal Güvenlik Kurumunu bağlayıcı nitelikte ise de, diğer ilgililer yönünden bir bağlayıcılığı olmadığından Yüksek Sağlık Kurulu Kararına itiraz edilmesi halinde inceleme Adli Tıp Kurumu aracılığıyla yaptırılmalıdır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.06.1976 günlü, 1976/6-4 sayılı Kararı da bu yöndedir.

Adli Tıp 3. İhtisas Kurulundan alınacak rapor ile Yüksek Sağlık Kurulu Kararı arasında sürekli iş göremezlik oranına yönelik görüş ayrılığı bulunduğu takdirde çelişkinin giderilmesi için dosyanın Adli Tıp 2. Üst Kuruluna gönderilerek çıkacak sonuca göre karar verilmesi gerekir.

SGK YÜKSEK SAĞLIK KURULU > İTİRAZ VARSA > ATK 3.İHTİSAS DAİRESİ > ÇELİŞKİ > ATK 2.ÜST KURULU

İŞ KAZASI NEDENİYLE MADDİ TAZMİNATA KONU ALACAKLAR

İŞ GÖREMEZLİK TAZMİNATI

Meydana gelen iş kazası veya meslek hastalığı durumlarında, meslekte kazanma gücü kayıp oranı % 10 ve daha fazla ise, SSK tarafından sigortalıya sürekli iş göremezlik geliri bağlanmaktadır.

Ancak bu gelir sigortalının gerçek zararına uygun düşmemektedir. SSK tarafından bağlanacak olan sürekli iş göremezlik geliri, yıllık kazancının % 70’inin iş göremezlik miktarıyla orantılı kısmından ibarettir.

Tam iş göremezlik durumunda bu gelir, işçinin yıllık kazancının % 70’ine eşittir. Oysa, işçinin tam iş göremezlikteki gerçek kaybı kazancının tamamı, yani, % 100’üdür.

Ayrıca, iş göremezlik derecesi % 10’dan aşağı olan durumlarda da işçinin cismani zararı olduğu halde, SGK tarafından sürekli iş göremezlik geliri bağlanmamaktadır. SSK tarafından bağlanan gelir, gerçek zararın  karşılığı olmayıp, bir sosyal güvenlik geliri niteliğindedir. Bu nedenle iş kazası nedeniyle iş görme gücünde azalma olan veya iş göremez duruma düşen işçi, iş göremezlik tazminat davası açarak, SGK tarafından karşılanmayan zararını işverenden veya kazada kusuru bulunan diğer kişilerden isteyebilir.

  • Geçici İş Göremezlik Dönemi: Bu dönem esasen kazalı işçinin geçici süreyle iş göremediği dönemdir. Bu süre işçiler nezdinde ‘’raporlu’’ olarak adlandırılan dönemdir. Bu dönem işçinin yeniden iş başı yapacağı döneme kadar veya kazalının vefatı anına kadar geçen süre olabilmektedir. Vefatla sonuçlanmayan hallere bu süreler uygulamadı birkaç ay olarak görülebileceği gibi bazı durumlarda da yıl olarak da karşımıza çıkabilmektedir.
  • Kalıcı İş Göremezlik Dönemi: Bu dönem kısaca geçici iş göremezlik döneminin sona ermesinden, kazalının bakiye ömrünün sonuna kadar geçen dönemi tarif etmekte kullanılır. Uygulamada en sık rastlanan durum geçici iş göremezlik durumunun sona ermesi halinde, sağlık kurulu veya hekim tarafından, kazalıya ‘’çalışabilir’’ raporu verilmesi anıyla başlamaktadır

TEDAVİ GİDERLERİ

506 sayılı Yasa ve 5510 sayılı Yasada, iş kazası ve meslek hastalığı sigorta kolunun getiriliş amaç ve nedeni, sigortalıların belirtilen türde bir zararla karşılaşmaları halinde onları doğrudan koruma altına alma ve kendilerine yardım yapacak kuruluşu belirlemektir. Şu halde, iş kazası nedeniyle sigortalının başvuracağı ilk merci kendisini bu yönde güvenceye alan Kurum ve onun sağlık kuruluşlarıdır. İşveren ancak Kurum tarafından karşılanmamış SUT’u (Sağlık Uygulama Tebliğ) aşan zorunlu tedavi giderlerinden sorumlu tutulabilir.

’Yapılacak iş, yukarıda belirtilen makbuzların hangi kalemlere dair olduğunun araştırılması, her bir kalemin içeriğinin ve bedelinin ayrıntılı dökümünün ilgili hastaneden getirtilerek, davacıya uygulanan tedavilerin SUT kapsamında zorunlu tedavi giderlerinden olup olmadığı ve söz konusu tedavilerin SUT’u aşan miktarının bulunup bulunmadığı hususunda alanında uzman bir bilirkişiden rapor almak ve bulunduğunun anlaşılması halinde belirlenecek bu miktar bakımından davalı kusuru oranında tedavi gideri talebinin kabulüne, bulunmadığının anlaşılması halinde tedavi gideri talebinin reddine karar vermekten ibarettir.’’(21 HD Tarih: 19.12.2017 Esas: 2016/9646 Karar: 2017/10803)

CENAZE GİDERLERİ

Cenaze giderlerinin istemine ilişkin olarak Yargıtay uygulaması bu giderlerin makbuzla ispat edilmesi gerektiği yönündedir. Yani cenaze gideri talebinde bulunanlar ancak belgelendirilmiş giderleri talep edebilirler.

‘’cenaze ve defin giderlerine ilişkin makbuz belge sunulmamışken yöresel örf adet çerçevesinde defin giderlerinin eş tarafından KARŞILANMIŞ OLMAYACAĞIhususu değerlendirilmeden karar verildiğini’’ (21. Hukuk Dairesi         2019/2293 E.  ,  2019/7209 K.)

DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI

Destekten yoksun kalma tazminatı, ölen bir kişininyaşarken destek verdiği kişilerin aldığı desteğin ölüm sebebiyle ortadan kalkması neticesinde, destek alanların uğradıkları zarardır. Destekten yoksun kalma tazminatı, ölenin destek verdiği kişilerin hayatlarının ölüm nedeniyle kötüleşmemesi için kabul edilmiş bir maddi tazminat davası türüdür.

Ölenden yaşarken destek alan herkes, destekten yoksun kalma nedeniyle tazminat davası açabilir. Ölenden yaşarken destek alan kişi, ölenin nişanlısı, amcası, dayısı vb. bir akrabası olabileceği gibi, ölenle hiçbir akrabalığı bulunmayan bir arkadaşı da olabilir.

SAĞ KALAN EŞ, ÇOCUK, ÖLENİN ANNE VE BABASI

Ölenin eşi, çocukları, anne ve babasına destekte bulunduğu konusunda hukuki bir karine mevcuttur.

Uygulamada gelişen hukuki karine nedeniyle bu şahısların yaşarken birbirlerine destekte bulundukları kabul edildiğinden, tazminat davasında destek olup olmadıklarının ispatlanmasına gerek yoktur. Ancak, davalı taraf karinenin aksini delillerle ispatlayabilir, yani bu şahısların birbirine yaşarken destek olmadığını ispatlayan davalı, maddi tazminat davası nedeniyle hükmedilecek destekten yoksun kalma tazminatından kurtulabilir. Örneğin, çocuklarıyla hiç ilgilenmeyen, aynı evde yaşamayan, hiçbir desteği olmayan baba; çocuklarından biri trafik kazasında vefat ettiğinde destekten yoksun kalma tazminatı isteyemez.

Ölenin desteğinden yoksun kalan kişiler, ölenin tüm çalışma hayatı süresi boyunca kendilerine sağlayacağı destekten mahrum kalmaları nedeniyle oluşan her türlü maddi zararlarının tazmin edilmesini isteyebilirler.

Örneğin, 30 yaşında iş kazası veya trafik kazası neticesinde vefat eden bir erkeğin, TRH-2010 tablosuna göre 44 yıl daha yaşaması öngörülecek, diğer şartlar da uygunsa, bu kişinin prensip olarak 44 yıl daha yakınlarına destek olabileceği kabul edilecektir. Ölen bu kişinin destek süresi boyunca yakınlarına sağlayabileceği maddi karşılık hesaplanarak yakınlarına destekten yoksun kalma tazminatı olarak verilecektir.

İŞ KAZASI NEDENİYLE AÇILACAK MANEVİ TAZMİNAT DAVASI

6098 Sayılı TBK’nın 56. maddesi hükmüne göre Hakim, yaralanana veya ölüm halinde yakınlarına manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verebilir. Hakimin manevi zarar adıyla karar vereceği para tutarı; adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevi huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Manevi tazminat tazminat yükümlüsü için bir ceza olmadığı gibi, mülkiyet hukukuna dair zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.

Manevi tazminatın sınırı amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut halde elde edilmek istenilen tatmin Duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.

26.06.1966 tarihli ve 7/7 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hakim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.

Manevi tazminatın tutarını belirleme görevi hakimin takdirine bırakılmış ise de; hükmedilen tutarın uğranılan manevi zararla orantılı, duyulan üzüntüyü hafifletici olması gerekir.

Hakimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince alınmamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır. ( HGK 23.6.2004, 13/291-370)

Sonuç olarak Türk Hukukunda manevi tazminat miktarının belirlenmesi tamamen hakimin tekdirinde olup bu tazminat türünün hesaplanmasında kullanılacak herhangi bir teknik veri ve araç bulunmamaktadır. Hakim vicdani kanaatiyle kaza geçirenin veya vefat eden işçinin yakınlarına, yaşanan olay nedeniyle uğradıkları manevi yıkımın giderilmesi için yeterli olacağını düşündüğü miktarı tespit edecektir.

Uygulamada kürsü hakimleri maddi tazminat miktarının görece yüksek olduğu durumlarda daha düşük, aksine maddi tazminatın düşük olduğu durumlarda ise daha yüksek miktarda manevi tazminata hükmetmektedirler. Buradaki amaç ise manevi tazminatın zenginleşme amacına hizmet etmesinin önüne geçmek ve/veya maddi tazminatın durumun şartlarına göre düşük kalması halinde zarar gideriminin manevi tazminat yoluyla dengelenmesini sağlamak olduğunu düşünmekteyiz.

İŞ KAZASINDAN KAYNAKLI TAZMİNAT DAVALARINDA ZAMANAŞIMI

İş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat isteminde zamanaşımı borçlar kanunda tanımlanan haksız fiilden kaynaklı 10 yıllık ve 2 yıllık zamanaşımı süresidir.

İş kazasından kaynaklanan zamanaşımı süresi, zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenilmesinden itibaren 2 yıldır(BK md. 72). Haksız fiillerde zarar her zaman olay anında ortaya çıkmaz. Örneğin, bir iş kazası, trafik kazası veya doktor hatası nedeniyle ölüm halinde, ölene zarar veren eylem nedeniyle yıllarca tedavi gördükten sonra olay nedeniyle vefat etmesi mümkündür. Bu durumda destekten yoksun kalma tazminatı nedeniyle zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi ölüm tarihidir.

Tazminat yükümlüsü veya zarar sonradan öğrenilse bile, her hâlükârda maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı 10 yılda zamanaşımına uğrar.

Tazminatına konu fiil aynı zamanda suç teşkil eden bir fiil ise, suç için öngörülen ceza zamanaşımı süresi içinde tazminat davası açılabilir.

Örneğin trafik kazası neticesinde oluşan iş kazasından kaynaklı zamanaşımı BK gereği 10 yıl ve 2 yıl olarak düşünülecekse de kazaya kusuru sebebiyle sebebiyet veren kişinin eyleminin taksirle yaralama suçunu gündeme getirebileceği, bu halde olayın şartlarına göre uzamış ceza zamanaşımı süresi olan 12 yıllık sürenin zamanaşımı tespitine esas alınması gerekebilecektir. Yani ceza dava zamanaşımının genel zamanaşımı süresinden fazla olduğu durumlarda uzun olan ceza dava zamanaşımının dikkate alınması gerekmektedir.

MALULİYET ORANIN DEĞİŞMESİ HALİNDE ZAMANAŞIMI

Zamanaşımına dair genel kuralın istisnası ise Yargıtay içtihatlarında yerini bulan işçinin sürekli iş göremezlik durumunda “gelişen ve değişen bir durumun” bulunması halidir. Önemle belirtilmelidir ki, burada sözü edilen “gelişen durum” kavramı uygulamada çoğu kez yanlış anlaşıldığı şekilde, doğan zararın kapsamının zarar görence tam olarak öğrenilmesinin herhangi bir nedenle geciktiği (örneğin, buna ilişkin bilirkişi raporunun geç alındığı) durumlara ilişkin olan, böylesi bir durumu ifade eden bir kavram değildir.

‘’Başka bir anlatımla, gelişen durum kavramı salt zarar doğuran işlem ya da eylemin sonuçlarının gelişmesini ve bu nedenle zarar görenin bu konularda bilgi sahibi olabilmesinin zorunlu olarak bu gelişmenin tamamlanacağı ana kadar gecikmesini ifade eder. Mahkemece ıslahın zamanaşımına uğrayıp uğramadığının tespiti için öncelikle davacının sürekli iş göremezlik oranında değişen gelişen bir durum olup olmadığının tespiti gerektiği gözetilerek, davacının dayandığı tedavi kayıtları ile ilgili tedavi merkezleri (hastaneler, özel muayenehaneler vb) nezdindeki kayıt ve belgelerin dosyaya celp edilerek, % 35 oranındaki sürekli iş göremezlik oranı yönünden değişen gelişen bir durum olup olmadığının tespiti açısındaAdli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulu ile gereği halinde Adli Tıp 2. Üst Kurulundan alınacak raporlarla bu durumun ortaya konulması ve sonucuna göre davacının maddi tazminat isteminin ıslahının zamanaşımına uğrayıp uğramadığının değerlendirilmesi gerekirken, bu hususta bir araştırma yapılmadan hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olmuştur.’’(YARGITAY 10.HD. Esas No. 2020/10755, Karar No. 2022/16772, Tarihi: 19.09.2017)

Anayasa mahkemesinin bu konudaki ihlal kararı şu şekildedir;

‘’Somut başvuruda ise başvurucunun dava tarihi itibarıyla davaya konu tazminat miktarını tespit edebilmesinin mümkün olmadığı, tazminat tutarının ancak bilirkişi raporuyla belirlenebildiği ve bu raporun ise zamanaşımı süresinin geçmesine yol açacak şekilde olay tarihinden itibaren 11 yılı aşkın, ilk dava tarihinden itibaren ise yaklaşık 9 yıllık bir süre geçtikten sonra alınabildiği gözetilmelidir. Üstelik başvurucunun bu sürenin uzamasına yönelik bir kusuru da ortaya konulamamıştır. Başvurucunun zamanaşımı süresi dolmadan önce talep edeceği tazminat tutarını gerekirse uzman görüşü de alarak yaklaşık olarak belirleyebileceği şeklindeki bir yorum ise davanın sonunda aleyhe hükmedilebilecek yargılama giderleri de dikkate alındığında adaletin iyi yönetimi ilkesiyle bağdaşmayacağı gibi böylesine bir kabul, Anayasa’nın 141. maddesinin son fıkrasında öngörülen “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir.” şeklindeki hüküm ile de bağdaşmamaktadır. Neticede Bölge Adliye Mahkemesinin zamanaşımı süresinin başlangıcı yönünden zararın öğrenilmesi kavramını dar yorumlamak suretiyle başvurucunun zararının miktarını dava açtığı tarihte bilebilmesinin mümkün olmadığı hususunu dikkate almaması, başvurucunun bilirkişi raporuyla belirlenen tazminat tutarının tamamını talep edebilme imkânını ortadan kaldırmıştır. Ayrıca Bölge Adliye Mahkemesinin belirsiz olarak açılan ikinci davayı da ilk davanın devamı olarak kabul ederek belirsiz alacak davasına ilişkin kanun hükümlerini uygulamadığına da dikkati çekmek gerekir. Dolayısıyla somut olayın koşulları altında davaya konu alacağın niteliği ve yargılama sırasında belirlenen miktar da dikkate alındığında mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahale başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklemiştir.

Sonuç olarak başvurucunun açtığı ikinci davadan sonra artırdığı alacak talebinin zamanaşımı gerekçesiyle reddedilmesine ilişkin yorumun başvurucuya şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği, başvurucunun katlanmak zorunda kaldığı külfet hedeflenen meşru amaçla karşılaştırıldığında külfetin orantısız olduğu, dolayısıyla müdahalenin ölçülü olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.’’ (Baş.V. No. 2019/430, RG. T. Sayı23/5/2023-32199, Tarihi: 23/3/2023)

Av.Onur Fırat Kaynun

MEHİR ALACAĞI NEDİR?

Mehir alacağı nedir?

Mehir islam hukukunda; evlilik akdinin bir parçası olarak erkeğin kadına nikâh anında verdiği veya ileride vermeyi taahhüt ettiği ekonomik karşılığı olan mal varlığını ifade etmektedir.

MEHRİN TÜRLERİ NELERDİR?

Mehir ilk olarak ödeme zamanı noktasında ikiye ayrılmaktadır. Bunlar şeri hukukta ve laik hukukta da yer bulduğu üzere ‘’mehri muaccel’’ ve ‘’mehri müeccel’’ kavramlarıyla tarif edilir.

Mehri Muaccel Nedir?

Mehri muaccel mehir borcunun evlilik akdinin yapıldığı veya en geç düğün anında doğması anlamına taşıyan bir mehir türdür. Bu türde mehir senedinde örnek olarak ‘’100 gr altın ile mehri muacceldir’’, ‘’mehri muaccel olarak 10 adet 24 ayar bilezik belirlenmiştir.’’ benzeri ibareler yer almaktadır.

Mehrin ‘’mehri muaccel’’ olarak belirlenmesi halinde mehir evlilik anından itibaren ya da en geç düğün anından itibaren kadın tarafından talep edilebilir bir borç mahiyetindedir.

Mehri Müeccel Nedir?

Mehri müeccel mehir borcunun boşanma, ayrılık veya ölüm anında doğması anlamına taşıyan bir mehir türdür. Bu türde mehir senedinde örnek olarak ‘’ 100 gr altın ile mehri müecceldir’’, ‘’mehri müeccel olarak 10 adet 24 ayar bilezik belirlenmiştir.’’ benzeri ibareler yer almaktadır.

Mehrin ‘’mehri müeccel’’ olarak belirlenmesi halinde mehir evlilik anında değil, boşanma, ayrılık ve kocanın ölümü halinde mirasından talep edilebilir.

Mehri Muaccel Mehri Müeccel Farkı Nedir?

İki mehir arasındaki tek fark kadın açısından mehrin ne zaman talep edilebileceğine ilişkin. Yukarıda da açıklandığı üzere Mehri Muaccel evlenme anından itibaren istenebilir, Mehrri Müeccel ise ancak evliliğin sona ermesi halinde istenebilir.

Yargıtay kararları kapsamında mehri muaccel eşler arasındaki alacak olarak değerlendirilmekte, mehri müeccel ise bağışlama vaadi olarak değerlendirilmektedir.

İlk bakışta özellikle mehri muaccel hususunda zamanaşımı sorunu gündeme gelecekse de TBK 153/3 maddesi uyarınca  ”Evlilik devam ettiği sürece, eşlerin diğerinden olan alacakları için.” zamanaşımının durduğu dikkate alınarak evliliğin devam ettiği süre boyunca eşler arasındaki alacaklar için zamanaşımının duracağı hükmü gözden kaçırılmamalıdır.

Av. Onur Fırat Kaynun

MEHİR ALACAĞI

T.C.

YARGITAY

  1. HUKUK DAİRESİ
  2. 2023/6892
  3. 2023/4682
  4. 11.10.2023

DAVA : Taraflar arasındaki kişisel eşyaların iadesi davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.

Kararın taraf vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

KARAR : I. DAVA

Davacı kadın vekili dava dilekçesinde özetle; tarafların 29.06.2008 tarihinde evlendiğini, Nevşehir Aile Mahkemesi’nin 2018/135 Esas sayılı ilamı ile tarafların boşanmalarına karar verilmekle, kararın kesinleştiğini, 29.04.2008 tarihli mehir senedinde davalı tarafça “mehri müeccel” olarak kadına taahhüt edilen 200 gr 22 ayar altının kadına hiç teslim edilmediğini ayrıca düğünde kadına takılan altınların ise erkeğin yedinde kaldığını, bu altınların mülkiyetinin kadına ait olduğunu ve 29.04.2008 tarihli bağışlama vaadi sözleşmesi niteliğinde olan mehir senedi ile erkeğin kadına vermeyi taahhüt ettiği 200 gr 22 ayar altının mülkiyetinin kadına ait olduğunun tespiti ile öncelikle davalının tarafından kadına aynen teslimine, bu mümkün olmadığı takdirde davalı taraftan dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte bedellerinin tahsiline, düğünde takılan ve mülkiyeti kadına ait olmasına karşın davalının tasarrufunda bulunun yukarıda belirttiğimiz altınların mülkiyetinin kadına ait olduğunun tespiti ile öncelikle bu altınların kadına aynen iadesine mümkün olmadığı takdirde davalı taraftan dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte değerlerinin bedellerinin tahsiline, yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin davalılara tahmiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

  1. CEVAP

Davalı erkek vekili cevap dilekçesinde özetle; dosyaya sunulan mehir senedinde 200 gr 22 ayar altın takılacağı beyan ve taahhüt edildiğini, erkeğin iş bu taahhüdünü yerine getirerek düğünlerinde davacıya 22 ayar 20 gr dan 10 adet bilezik taktığını ve sözünü yerine getirdiğini, davacı tarafça iddia edildiği gibi mehri muaccel-mueccel ayrımına gidilmediğini, tarafların arasında ise 200 gr altının mehir olarak belirlendiğini, erkeğin de10 adet bilezik olarak davacıya takıldığını, davacı tarafın iddiasının aksine mehir senedi ile ilgili bir hak ve alacağı kalmadığını, davacıya düğünde takılan bileziklerin bundan ibaret olduğunu, çeyrek ve benzeri altınlar düğünden sonra davacı tarafından bozdurularak 6 adet daha bilezik alındığını, hem çeyrek ve yarım altınlar istediğini hem de bu altınları satarak aldığı bilezikleri isteyen davacının kötü niyetli olduğunu, ayrıca düğünde takıldığı iddia edilen tam altınların davacıya hiç takılmadığını, davacı kendisine takılan iş bu altınların bir kısmını düğünden birkaç yıl sonra satarak kendi adına 50 FS 250 plakalı wolksvagen polo marka aracı aldığını, bir kısmı ile de boşanmadan birkaç yıl önce babasının satın aldığı daireye ciddi miktarda katkı sağladığını, kalan altınlar ise kendisinde olup babasının talimatı ile boşanma arefesinde Konya’ ya götürerek ailesine emaneten teslim ettiğini, kadını evlilikleri boyunca iyi maddî ve manevî şartlarda yaşattığını, hiçbir şekilde davacının altınlarına dokunmak zorunda kalmadığını, kadının da altınlarını bozdurmak gibi bir zorunluğunun hiçbir zaman olmadığını, ispat külfetinin davacıya ait olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile kadına netice-i talebini açıklaması için 1 haftalık kesin süre verildiğini ve duruşmada gerekli ihtaratın yapıldığını ancak davacı tarafça ilgili eksikliğin giderilmediğini, ıslah dilekçesinde dava dilekçesinde ileri sürülmeyen ziynet kalemlerinin talep edildiğini, bu suretle davacının kanuni kesin süre içerisinde meri muaccel ziynet talebi yönünden açık bir şekilde talep sonucu sunamadığını, ilgili ara karar gereği bu istem yönünden davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiğini ayrıca mehri müeccel talep yönünden davalının babası olan tanık B.’ın mehir senedi ile düğünde takılan 10 bileziği kastettiklerini belirttiğini, dosyada bulunan mehir senedinde de taraflar arasındaki uyuşmanın ileriye yönelik bir bağış vaadi olduğuna ilişkin bir açıklama veya kaydın bulunmadığını, davacı tanıklarının mehir senedinin yapılış anına şahit olduğunu ancak o an dahi mehir senedinde kararlaştırılan hususların ileriye yönelik bir anlaşma olduğuna dahi taraflar arasında bir görüşme veya iletişimin bulunmadığını belirttiklerini, mehir senedinde ziynetlerin mehri müeccel olduğuna ilişkin görgüye dayalı bilgilerinin olmadığını, sadece bu şekilde düşündüklerini ayrıca davalı tanıklarının davacıya taktıklarını belirttikleri 10 bileziğin mehir senedinde kararlaştırılan 200 grama tekabül ettiği de gözetildiğinde ilgili talep yönünden davacı tarafın mehir senedinde yazılı ziynetin mehri müeccel olduğunu ispatlayamadığının kabulü gerektiği gerekçesi ile, mehri müeccel ziynet talebi yönünden davanın esastan reddine, düğünde takılan ziynet talepleri yönünden davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

  1. İSTİNAF
  2. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı kadın vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

  1. İstinaf Sebepleri

Davacı kadın vekili hükmün usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek, mehir senedini ifa ettiğini ispat yükünün davalı taraf üzerinde olduğunu, davalının edimini ispat edemediğini, düğünde geniş aile tarafından takılan altınların mehir senedinin ifası anlamına gelmediğini, düğünde takılan altınlar ile mehir senedi arasında illiyet bağı bulunmadığını, mehir senedinin mehri müeccel niteliğinde olduğundan mehir senedinde belirtilen ziynet eşyalarına ilişkin talebin kabul edilmesi gerektiğini, açık bir şekilde talep sonucunun dava dilekçesinde yer aldığını, ıslah dilekçesinde de talep konusu ziynetlerin cins ve miktarlarının ayrı ayrı belirtildiği halde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesinin doğru olmadığını belirterek hükmün tamamı yönünden kararın kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

  1. Gerekçe ve Sonuç

Bölge Adliye Mahkemesi’nin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacı kadının dava dilekçesinde talep sonucunu açık bir şekilde belirtmemiş olsa dahi ıslah dilekçesi ile talebini açıkladığını, dolayısıyla mahkemece açılmamış sayılma kararı verilen ziynet eşyaları yönünden yargılamaya devam edilerek esastan karar verilmesi gerektiğini, düğünde takılan ziynet eşyalarının kim tarafından, kime takılmış ve kime özgü olursa olsun karine olarak kadına ait olduğunu, erkek eşin aksine aralarında anlaşma yaptıklarını ya da yerel adet olduğunu iddia ve ispat etmesi halinde paylaşım anlaşma ya da yerel adete göre yapılıacağını, yapılan yargılama, toplanan deliller, alınan tanık beyanları ve bilirkişi raporu ile tarafların düğününde 107 adet çeyrek altın, 15 adet tam altın, 3 adet yarım altın, 16 adet bilezik ve 1 altın set takımı takıldığının sabit olduğunu, davacının iddiası ve davalının da cevap dilekçesindeki beyanları ile kabulünde olduğu üzere düğünden sonra tarafların birlikte 107 adet çeyrek altın, 15 adet tam altın, 3 adet yarım altını birlikte sarrafta bozdurarak 5 bilezik ve 1 adet elde yapma bilekliğe çevirdiklerini, sonuçta kadına ait olan 21 adet 22 ayar 25’er gram bilezik, 1 adet 22 ayar gerdanlıklı set ve 1 adet 7 adet çeyrek altınlı 10 gram çerçeveli bilekliğin davalı tarafça davacıdan alınarak babasının kasasına konulduğunu, davalı tarafça bu ziynet eşyalarının kadına iade edildiğinin veya iade edilmemek üzere kendisine verildiğinin iddia ve ispat edilmediğini, 107 adet çeyrek altın, 15 adet tam altın, 3 adet yarım altının aynen iadesinin talep edilmesine yasal olanak bulunmadığı kabul edilerek dairece davacı vekilinin ıslah dilekçesindeki talebi doğrultusunda ve 22.11.2021 havale tarihli kuyumcu bilirkişi raporunda belirtilen bedel üzerinden davanın kabulüne karar vermek gerektiğini, diğer taraftan davacının mehir senedinden kaynaklanan alacak talebine ilişkin olarak davalının mehir senedinden kaynaklanan 200 gr 22 ayar altına ilişkin borcunu düğünde davacıya takılan 10 adet bilezik ile ödediğini ileri sürdüğünü, İlk Derece Mahkemesi tarafından bu savunmaya üstünlük tanındığını ancak davalının davacıya mehir senedinden kaynaklanan 200 gram 22 ayar altın borcunu ödediğini mehir senedi kuvvetindeki yazılı bir delille ispat edemediğini, tanık beyanlarından da davalının ailesi tarafından davacı kadına takılan 10 bileziğin davacıya düğün vesilesiyle davalının amcalarının da aralarında bulunduğu geniş ailesi tarafından hediye edildiğinin anlaşıldığını, tarafların düğününde ayrıca davalı tarafından davacıya 22 ayar 200 gram altın takılmadığını, dolayısıyla savunmasını ispat edemediği gerekçesi ile kadının istinaf başvurusunun kabulüyle İlk Derece Mahkemesi’nin ilgili bentlerinin kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurmak suretiyle davacı tarafından açılan davanın kabulü ile; 22 ayar 25’er gram 21 adet bilezik (170.100,00 TL), 1 adet 22 ayar 65 gram set ( işçilik dahil 23.140,00 TL), 1 adet çerçevesi 14 ayar 10 gram 7 adet çeyrek altınlı bilekliğin ( işçilik dahil 6.380,00 TL) ve mehir senedinden kaynaklanan 22 ayar 200 gram altının ( 64.800,00 TL) davalıdan alınarak davacıya aynen iadesine, aynen iadesinin mümkün olmaması halinde bedelleri toplamı olan 264.420,00 TL’nin dava dilekçesinde talep edilen 10.000,00 TL’sinin dava tarihi olan 24.02.2020 tarihinden itibaren bakiye kısmın ıslah tarihi olan 14.01.2022 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.

  1. TEMYİZ
  2. Temyiz Yoluna Başvuranlar

Bölge Adliye Mahkemesi’nin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı erkek vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

  1. Temyiz Sebepleri

Davalı erkek vekili, kararın usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek özetle, dosyaya sunulan mehir senedinde 200 gr 22 ayar altın takılacağının beyan ve taahhüt edildiğini, davalı ve babasının iş bu taahhüdünü yerine getirerek düğünlerinde davacıya 22 ayar 20 gr dan 10 adet bilezik taktığını ve sözünü yerine getirdiğini, düğünde takılan 10 adet bileziğin davalının babasının aile şirketi tarafından, amcaların da dahil olduğu geniş aile tarafından takılmış olmasının dahi borçlanılan edimin yerine getirildiği gerçeğini değiştirmeyeceğini, üçüncü bir kişi tarafından dahi gerçekleştirilen ödemenin borcu sona erdireceğini, kadının kendisine takılan iş bu altınların bir kısmını düğünden birkaç yıl sonra satarak kendi adına … plakalı wolksvagen polo marka aracı aldığını, bir kısmı ile de boşanmadan birkaç yıl önce babasının satın aldığı daireye ciddi miktarda katkı sağladığını, kalan altınların ise kendisinde olduğunu ve babasının talimatı ile boşanma arefesinde Konya’ ya götürerek ailesine emaneten teslim edildiğini belirterek davanın kabulü yönünden kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

  1. Gerekçe
  2. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme

Uyuşmazlık, kadın tarafından açılan düğünde takılan altınlar ile mehri müeccel olduğunu ileri sürdükleri, ziynet alacağına ilişkin davada, davanın kabulü şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği ve ispat noktasında toplanmaktadır.

  1. İlgili Hukuk

4721 Sayılı Kanun’un 1. ve 6. maddeleri. 6100 Sayılı Kanun’un 190 ıncı, 191 inci, 194 üncü, 369 uncu, 370. ve 371. maddeleri. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 285 ve devamı maddeleri.

  1. Değerlendirme

1.Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 Sayılı Kanun’un 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.

2.Temyizen …, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı erkek vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

SONUÇ : Açıklanan sebeplerle;

Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 Sayılı Kanun’un 370. maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,

Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine,

Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,11.10.2023 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Avukatlarımız

AVUKAT MERT DUYAR
AVUKAT MERT DUYAR
AVUKAT
MERT DUYAR

Büromuzun kurucularından olan Mert Duyar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İş Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Uluslararası Koruma ve Mülteci Hukuku, Aile Hukuku, Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku alanlarında çalışmakta olup özellikle uluslararası sahadaki çalışmadan kaynaklanan iş uyuşmazlıkları, hizmet ilişkisinden kaynaklı SGK uyuşmazlıkları, iş kazaları ve trafik kazalarından kaynaklı tazminat davaları, boşanma ve boşanmadan kaynaklanan mal rejiminin tasfiyesi, tapu-iptal tescil davaları ve ortaklığın giderilmesi davası uyuşmazlık konularıdır.

EĞİTİMLER/SERTİFİKALAR
Ordu Anadolu Lisesi
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İstanbul Barosu Ceza Muhakemesi Hukuku Sertifika Programı
İş Mevzuatından Kaynaklı Nitelikli Hesaplamalar
Ölüm ve Bedensel Zararlardan Kaynaklı Maddi Zararlar Sertifika Programı
UNHCR ve İnsan Hakları Merkezi Uluslararası Koruma ve Mülteci Hukuku Sertifika Programı
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli Ayrımcılık Konulu
Davalara Yönelik Sertifika Programı
İstanbul Barosu Çocuklar Hakları Merkezi Eğitimi Programı
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Kadın Hakları ve Aile İçi Şiddet Konulu Sertifika Programı

ÜYELİKLER
İstanbul Barosu,

AVUKAT TAHİR DEMİRCİ
AVUKAT TAHİR DEMİRCİ
AVUKAT
TAHİR DEMİRCİ

Büromuzun kurucularından olan Tahir Demirci, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Ticaret Hukuku, İş Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Vatandaşlık Hukuku, Uluslararası Koruma ve Mülteci Hukuku, Bilişim Hukuku alanlarında çalışmakta olup özellikle Vatandaşlık Hukuku ve Ticaret Hukuku uzmanlık konularıdır.

EĞİTİMLER/SERTİFİKALAR
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İstanbul Üniversitesi Uluslararası Ticaret Ve Lojistik Yönetimi, Lisans Programı (Devam)
Bilişim Hukuku Sertifika Programı
İstanbul Barosu Ceza Muhakemesi Hukuku Sertifika Programı
İş Mevzuatından Kaynaklı Nitelikli Hesaplamalar
İstanbul Barosu Çocuklar Hakları Merkezi Eğitimi Programı
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Kadın Hakları ve Aile İçi Şiddet Konulu Sertifika Programı

ÜYELİKLER
İstanbul Barosu

YABANCI DİL
İngilizce

AVUKAT MERT DUYAR

AVUKAT MERT DUYAR
AVUKAT
MERT DUYAR

Büromuzun kurucularından olan Mert Duyar, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İş Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Uluslararası Koruma ve Mülteci Hukuku, Aile Hukuku, Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku alanlarında çalışmakta olup özellikle uluslararası sahadaki çalışmadan kaynaklanan iş uyuşmazlıkları, hizmet ilişkisinden kaynaklı SGK uyuşmazlıkları, iş kazaları ve trafik kazalarından kaynaklı tazminat davaları, boşanma ve boşanmadan kaynaklanan mal rejiminin tasfiyesi, tapu-iptal tescil davaları ve ortaklığın giderilmesi davası uyuşmazlık konularıdır.

EĞİTİMLER/SERTİFİKALAR
Ordu Anadolu Lisesi
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İstanbul Barosu Ceza Muhakemesi Hukuku Sertifika Programı
İş Mevzuatından Kaynaklı Nitelikli Hesaplamalar
Ölüm ve Bedensel Zararlardan Kaynaklı Maddi Zararlar Sertifika Programı
UNHCR ve İnsan Hakları Merkezi Uluslararası Koruma ve Mülteci Hukuku Sertifika Programı
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Temelli Ayrımcılık Konulu
Davalara Yönelik Sertifika Programı
İstanbul Barosu Çocuklar Hakları Merkezi Eğitimi Programı
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Kadın Hakları ve Aile İçi Şiddet Konulu Sertifika Programı

ÜYELİKLER
İstanbul Barosu,

AVUKAT TAHİR DEMİRCİ

AVUKAT TAHİR DEMİRCİ
AVUKAT
TAHİR DEMİRCİ

Büromuzun kurucularından olan Tahir Demirci, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Ticaret Hukuku, İş Hukuku, Gayrimenkul Hukuku, Vatandaşlık Hukuku, Uluslararası Koruma ve Mülteci Hukuku, Bilişim Hukuku alanlarında çalışmakta olup özellikle Vatandaşlık Hukuku ve Ticaret Hukuku uzmanlık konularıdır.

EĞİTİMLER/SERTİFİKALAR
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İstanbul Üniversitesi Uluslararası Ticaret Ve Lojistik Yönetimi, Lisans Programı (Devam)
Bilişim Hukuku Sertifika Programı
İstanbul Barosu Ceza Muhakemesi Hukuku Sertifika Programı
İş Mevzuatından Kaynaklı Nitelikli Hesaplamalar
İstanbul Barosu Çocuklar Hakları Merkezi Eğitimi Programı
İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Kadın Hakları ve Aile İçi Şiddet Konulu Sertifika Programı

ÜYELİKLER
İstanbul Barosu

YABANCI DİL
İngilizce

AVUKAT ONUR FIRAT KAYNUN

AVUKAT ONUR FIRAT KAYNUN
AVUKAT
ONUR FIRAT KAYNUN

Büromuzun kurucularından olan Onur Fırat Kaynun, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İş Hukuku, Sigorta Hukuku, Aile Hukuku, Miras Hukuku, Ceza Hukuku, Ticaret Hukuku alanlarında çalışmakta olup özellikle uluslararası sahadaki çalışmadan kaynaklanan iş uyuşmazlıkları, hizmet ilişkisinden kaynaklı SGK uyuşmazlıkları, iş kazaları ve trafik kazalarından kaynaklı tazminat davaları, boşanma ve boşanmadan kaynaklanan mal rejiminin tasfiyesi, mirasın paylaşılması ve yönetimi uzmanlık konularıdır.

EĞİTİMLER
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
İstanbul Barosu Ceza Muhakemesi Hukuku Sertifika Programı
İş Mevzuatından Kaynaklı Nitelikli Hesaplamalar
Ölüm ve Bedensel Zararlardan Kaynaklı Maddi Zararlar Sertifika Programı

ÜYELİKLER
Fenerbahçe Spor Kulübü, Kongre Üyesi,
İstanbul Barosu,
İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi,
İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi

AVUKAT HÜSEYİN KAYNUN

AVUKAT HÜSEYİN KAYNUN

Büromuzun kurucularından olan Hüseyin Kaynun, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 33 sene ülkenin çeşitle şehirlerinde Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan Hüseyin Kaynun, 2012-2015 yıları arasında Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı, 2015-2020 yılları arasında Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi üyeliği görevlerinde bulunmuştur. 2020 yılında hâkimlik görevinden emekli olan Hüseyin Kaynun, mesleki faaliyetine büromuz bünyesinde avukat olarak devam etmektedir.

Hüseyin Kaynun Ceza Hukuku, İdare Hukuku, Vergi Hukuku, İş Hukuku ve Ticaret Hukuku alanlarında çalışmakta olup özellikle Uyuşturucu Suçları olmak üzere Hayata Karşı Suçlar, Hürriyete Karşı Suçlar, Malvarlığına Karşı Suçlar, Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar uzmanlık konularıdır.

EĞİTİMLER
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi,
Türkiye Adalet Akademisi,
Bilirkişilik Temel Eğitimi Sertifika Programı,
İş Mevzuatından Kaynaklı Nitelikli Hesaplamalar,
Arabuluculuk Eğitimi Sertifika Programı,

ÜYELİKLER
Fenerbahçe Spor Kulübü, Kongre Üyesi,
İstanbul Barosu,